Refik Anadol – Bir Bina Rüya Görebilir Mi?

            Bir bina rüya görebilir mi?

            Blade Runner, modern sinemanın varoluşsal bir başyapıtıdır ve Siperpunk türününün ilk ve halen en başarılı eseri olarak kabul edilmektedir. Ridley Scott tarafından yönetilen 1982 tarihli ABD yapımı bilimkurgu filminde başrollerde Harrison Ford, Rutger Hauer, ve Sean Young yer almış, Philip K. Dick’in “Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi?” adlı romanı temel alınarak Hampton Fancher ve David Peoples tarafından senaryolaştırılmıştır.

            Hologram reklam tabelaları, sis, duman ve uçuşan hurda arabalarıyla; insan ve replikantlar (filmde siborg terimi yerine replikant ismi kullanılıyor) arasında güven ortamının yok olduğu çöplüğe dönüşmüş distopik bir dünyada dedektif Rick Deckard (Harrison Ford), Nexus 6 isyanını başlatan replikantları öldürmekle görevlendirilmiştir. Fakat isyanda yer alan replikantlar varlıklarını sorgulamakta ve yaşamak istemektedir. Adeta kelle avcısına dönüşen Deckard da bir replikant olabilir miydi? Film 21. yüzyılın ilk yıllarında başlayan yoğun nüfus, küreselleşme, iklim değişikliği ve genetik mühendisliği gibi önemli konulara değinir ve belirsiz bir geleceğe doğru yol alarak sona erer.

            Karanlık bir fütüristik gelecek sunan yapımda, New Age ve elektronik müziğin büyük ustası Vangelis’in,izole edilmiş, yağmurlu mavi atmosferini oluşturmada büyük etkisi olan gerçeküstü bir rüya gibi hissi yaratan fütüristik müziği,  “film noir” (kara film) etkilerin daha da yoğun hissedilmesini sağlamıştır.

            Filmeki öngörülen fütüristik teknoloji, replikantlara yapay anılar yüklenerek sahte bellek oluşturulması, ve insan duygularını kontrol altına almaya yönelik ürkütücü derecede öngörülü gelecek vizyonu büyük bir şaşkınlığa yaratmıştır ve “Blade Runner” tüm zamanların gerek görsel gerek müzikal olarak en etkili, insanların vizyonlarını genişletirerek farklı bakış açısı kazandıran inovatif kült filmlerinden biri olmuş ve birçok meta avangard sanatçının hayallerinin temelini oluşturmuştur.

            “Blade Runner” filminin derinden etkilediği kişilerden biri de teknoloji ve sanatı etkileşime geçirdiği işleriile tanınan medya sanatçısı Refik Anadol’dur. Anadol, lisans eğitimini Bilgi Üniversitesi Fotoğraf ve Video Programı’nda, yüksek lisansını aynı üniversitenin Görsel İletişim Tasarımı Programında tamamlamış, University of California, Los Angeles (UCLA) Design Media Arts’ta da 2. bir yüksek lisans eğitimi sonrasında okulun Medya Sanatları Bölümünde misafir araştırmacı ve öğretim görevlisi olarak çalışmaya devam ederek ve Refik Anadol Stüdyosunu açmıştır. 

            Anadol, parametrik veri heykel tarzında immersive enstalasyonları ile kamusal alanlarda mekâna özgügörsel ve işitsel canlı sese dayalı 3D video mapping performanslar sergiler.  “Runner Blade” filmindeki hologram reklam tabelalarından aldığı ilham ile Anadol’un aklındaki soru hep “Bir bina rüya görebilir mi?” dir. İlk görsel haritalandırma, işitsel/görsel performans projesidi “Quadrature” Refik Anadol’un aynı zamanda lisans tezi de olan Due3 ve Alican Aktürk iş birliğiyle, Santralistanbul Sanat ve Kültür Merkezi Ana Galeri binasının cephesinde gerçekleştirdiği bir çalışmadır. Bu çalışmada Anadol, mimari bir yapının üzerinde büyük ölçekli video projeksiyonu kullanarak o mekânı dönüştürmüş, yeniden yaratmış ve gördüğümüzün ötesine, görünemeyen şeyleri görünür hale getirmiştir. Bu görsel performansa, yansıtıldıkları binayı yeniden şekillendiren ve dönüştüren görüntülerin hareketiyle senkronize edilmiş dijital olarak üretilmiş bir elektronik ses manzarası da eşlik etmiş (Vangelis’in Runner Blade için yaptığı müzik çalışması gibi), böylece seyircisine ilk immersive sanat deneyimini yaşatmıştır. 

            Anadol’un bu ilk çalışması büyük ses getirmiş ve hem kariyeri için hem de en iddialı projesi “WDCH Dreams”(Walt Disney Konser Salonu-Rüyalar) in gerçekleşmesini sağlayan bir basamak görevi görmüştür. Bu büyük çaplı kamusal sanat enstalasyonda Anadol, tuval olarak Los Angeles’ın simgelerinden olan ve Los Angeles Filarmoni Orkestrası’na ev sahipliği yapan Frank Gehry’nin muhteşem mimari yapısını, malzeme olarak ta Los Angeles Filarmoni Orkestrası’nın yüz yıllık arşiv verilerini ve ışığı kullanarak oluşturmuştur. Enstalasyonda veriler 42 projektör tarafından yapının asimetrik ve fütüristik yüzeyine Los Angeles Filarmoni Orkestrası’nın müzik performansları eşliğinde yansıtılmıştır. Kamusal enstalasyonda Anadol görüntülerin ve fikirlerin yeni bir kombinasyonunu oluşturmak için anıları işleyerek insanların rüya görüşünü taklit eden bir yapay bellek kullanır. Bunu başarmak için de sanatçılarla birlikte ve Google Arts ve Culture’da yardım alır. 

            Enstalasyonda WDCH’ya ait hatlar bulanıklaşırken, yapı üzerinde adeta başka bir yapının varlığını keşfedilir. Veriler ışık ve gölge hareketleri olarak fondaki müzik sayesinde algıda paradoksa yol açan bir koreografi içinde dans eder. Platon’un dediği gibi; “Müzik ve ritim, ruhun gizli yerlerinde yolunu bulur.” Mekân dönüşür ve böylece derinlerdeki katmanlar ortaya çıkar. Verileri işleyen yapay bellek gözle görülemeyenin görsel hale getirip, mekânın somut varlığını oluşturan üç boyutunun ötesinde duyularla geleceğe dair bir spekülasyon yaratarak, binanın hatırlaması sağlar ve sonuçta gördüğü rüya seyircilerini büyüler. Sıkıcı veriler sanatla birleşerek şiirsel potansiyellerini ortaya çıkarır 

            Michelangelo tarafından resimlerle süslenmiştir Sistina Şapeli o dönem insanlarını nasıl etkilediyse, Anadol da düşünen fırçası ile bilim ve teknolojinin tasarımını yaparak yeni bir dönem habercisi olan, çok daha heybetli, anıtsal tasarımları ile insanları çalışmalarına hayran bırakır. Oldukça fütüristik sanat çalışmalarıgörünmeyeni görünür kılmaya çalışırken dijital ve fiziksel nesneler, teknoloji, mimarlık ve medya sanatları arasında melez bir ilişki kurarak izleyiciyi içine alan deneyimin bir parçası kılar.

Ergül Karagözoğlu / 2021